GAZZELİ BİR PSİKOLOĞUN GÜNLÜĞÜNDEN:
“İYİLEŞTİRİYORUM, KIRILIYORUM, TUTUYORUM, PARÇALANIYORUM”
“Nasıl devam ediyorsun? Kendin de acı çekerken başkalarına nasıl yardım ediyorsun? Hiç vazgeçmeyi düşündün mü? Nasıl devam edebiliyorsun?” Bu soruları tekrar tekrar duyuyorum; gazetecilerden, arkadaşlardan, farklı ülkelerdeki meslektaşlarımdan, hatta hiç tanımadığım insanlardan bile.
Ve dürüst olmak gerekirse, ben de kendime soruyorum.
21 aydan fazla süredir Gazze’de amansız bir savaşın içindeyim. Ben bir psikoloğum; ama burada, bu unvan yeterli değil. Gazze’de sadece tek bir şey olma ayrıcalığına sahip değiliz. Evet, terapistim. Ama aynı zamanda kayıplarla mücadele eden bir kadınım.
ÇOCUKLARINI KORUMAYA ÇALIŞAN BİR ANNEYİM.
SEVDİĞİ İNSANLARI KAYBEDEN BİR KIZ ÇOCUĞUYUM.
SAVAŞTAN YORGUN DÜŞMÜŞ BİR SAĞLIKÇIYIM.
BAŞKALARININ YÜKÜNÜ TAŞIYAN PARÇALANMIŞ BİR RUHUM.
ANLATMAYA DİLİMİN VARMADIĞI SUÇLARIN TANIĞIYIM.
DÜNYA DOKTORLARI FRANSA
Kendi onulmaz yaralarımla birlikte, diğer yaralıların da bakımını üstleniyorum. Tüm bu rolleri aynı anda, birbirinden ayrılamaz şekilde taşıyorum.
İYİLEŞTİRİYORUM, KIRILIYORUM, TUTUYORUM, PARÇALANIYORUM.
Bu savaşın en başından beri üç katmanlı bir hayat sürdüm: Travma içinde boğulan bir topluluğu iyileştirmeye çalışırken, sevdiklerimin yasını tutuyorum. Her yeni bombardımandan sonra enkazdan yeniden ayağa kalkıyorum. Sesimi korumaya, tanıklığımı sürdürmeye çalışıyorum. Her gün boğazımı pençeler gibi saran korkuya rağmen.
Bugün, bu satırları yazarken savaşın en karanlık günlerinden bazılarını yaşıyorum. Utanmayacağım bunu söylemekten: Açım; ve bu açlık tesadüf değil. İşgal, abluka ve kasıtlı bir politikanın sonucu. Ama utanç bana değil, insanlık ve insan haklarından dem vuran dünyaya ait. Gazze bombalanırken, aç bırakılırken ve susturulurken.
Artık kimim? Hala bir “terapist” miyim? Yoksa aynı zamanda bir mağdur, bir mülteci, yas tutan bir evlat, korku içindeki bir anne, yoksa bir umut çıplak ellerle namluların ucunda, bombaların kesif kokusunda hayata tutunmaya çalışan bir insani yardım çalışanı mı?
”Çocuklarıma açlığa sabretmeyi öğretmeyi öğrendim”
Yerinden edilmiş insanların yaşadığı kamplarda çalışmaya başladığımızdan beri bir kere bile mesleğimizi normal şartlarda icra edemedik. Hastaneler bombalandı, sağlık ekipleri öldürüldü ya da tutuklandı, klinikler tahliye edildi, yollar geçilmez hale geldi. Buna rağmen devam ediyoruz; sadece mesleki sorumlulukla değil, daha derin bir ahlaki sorumlulukla. Her sabah çocuklarımızı öperek çıkıyoruz evlerimizden, bunun son kez olabileceği korkusuyla. Sonra günün seanslarına başlıyoruz, çadırlarda, barınakların köşelerinde ya da enkazların arasında.
Kendimle ilgili algım değiştiği gibi, hepimizin hayatı değişti. Bir zamanlar “normal” olarak gördüğüm her şeyi kaybettim. Yürürken yas tutmayı, kalbime ölülerimi gömmeyi ve geride kalanlar yaşasın diye mücadele etmeyi öğrendim. Ölümün kıyısında yaşamayı, 21 ay boyunca ara vermeden büyük bir kaygıyla nefes almayı, enkaz altındaki arkadaşlarım için dua etmeyi öğrendim. Ama aynı zamanda dayanıklılığı öğrendim. İçimde, daha önce sahip olduğumu bilmediğim bir güç keşfettim. Çünkü bizim için başka bir seçenek yok belki de. Ama daha kesin olan şu ki; Tanrı’ya ve halkımızın onuruna olan inanç, bizi hayal bile edilemeyenin içinden taşıyan bir güç.
Yaşamanın imkansız olduğu bir yerde nasıl hayatta kalınacağını öğrendim. Günlerce bir şişe suyu nasıl saklayacağımı, temel ihtiyaçlar olmadan nasıl yaşanacağını, çocuklarıma açlığa sabretmeyi öğretmeyi öğrendim. Bir arkadaşım, küçük oğlunun, günümüzde diğer pek çoğu gibi, açlıktan şikayet ettiğini ama annesinin yüzündeki üzüntüyü görünce gözleri yaşlı bir şekilde “Üzgünüm anne, aç değilim. Lütfen üzülme” diye özür dilediğini anlattı. Sadece annesini o dayanılmaz acıdan kurtarmak için, kendi açlığını inkar ediyordu. Söyleyin bana, bir çocuk neden aç olduğu için suçlu hissetmeli, özür dilemeli bu dünyada?
Vahşet karşısında “tarafsızlık” ne anlama gelir?
Her gün, kayıplarla paramparça olmuş insanlarla oturuyorum. Yine de onların hikayelerinin dışındayım diyemem. Ben de bu savaşı yaşıyorum. Aynı acıyı çekiyorum, aynı yaraları taşıyorum. 15 yaşında bir çocuk bana ailesiyle ölmek istediğini söylemişti. Kalbim onunla birlikte kırıldı. Bir anne itiraf etti artık çocuklarını besleyemediğini. Fısıldadı, “Devam edemiyorum.” Karşılığında sessizce düşündüm sadece: “Ben de.”
Buna biz “merhamet yorgunluğu” diyoruz: Artık ruhunu yıpratmaya başladığında acıyı sonsuzca görmek. Verecek bir şeyin kalmadığını hissettiğinde ama yine de orada olmaya devam ettiğinde. Bu, yasla dolu, kaynakların yokluğu ve sürekli tehlike içindeki ortamlarda çalışmanın kronik duygusal tükenmesi olan “tükenmişlik” ile eşlik eder.
Biz sakin ofislerde danışmanlık vermiyoruz. Umudu, tıklım tıklım dolmuş çadırlarda ve bombalanmış okullarda yeniden yeşertmek için mücadele ediyoruz. Gazze’de çocuklar füzelerden, başkalarının kahvaltıdan söz ettiği gibi, öylesine, öylesine sıradan bir şekilde söz ediyorlar. Ve yine de, bu korkunun ortasında, psikologlardan tarafsız kalmaları isteniyor. Ama vahşet karşısında tarafsızlık ne demek? Kan kokusunu asla unutmayacaklarını bildiğim çocuklara “İyi olacaksınız” deyip nasıl omuzlarını sıvazlayabilirim? Artık her seste, gölgede, renkte ölüm görenlere güvenlikten, iyi olmaktan nasıl söz edebilirim?
Gerçek şu ki; bazen hiç konuşmuyoruz. Bazı seanslarda elimizde sadece sessizlik var. Ama var olmak yeterli olabiliyor. Orada olmak, tanıklık etmek, birinin yasını sadece paylaşmak… Bu bile iyileştirebilir bazen. Günlerce ağladıktan sonra bir çocuğun gülümsemesi, panik fırtınasından sonra sonunda dinlenen bir kadın, gerçekten dinlendiği için minnettar olan yaşlı bir adam… Bunlar, bize yeniden ayağa kalkıp devam etme gücü veren kısa ama etkileyici anlar.
Yüreğimi ısıtan, birbirimize nasıl sarıldığımız
Bu yıkımda yalnız değiliz. Etrafımda, her gün beni alçakgönüllülüğe sevk eden bir güce sahip meslektaşlarım var. Her biri anlatılmaz kayıplar taşıyor; ama yine de oradalar. Sevgili meslektaşımız, nazik ve iyi kalpli bir doktor, tek bir saldırıda tüm ailesini kaybetti. Derin acısına rağmen, çalışmaya ve etrafındakilere bakmaya devam ediyor. Kendi yasındayken bile bizi ayakta tuttu, destekledi ve neden devam ettiğimizi hatırlattı bize. Başka bir meslektaşımız kızını kaybetti. Bir başkası kocasını. Ve hepimiz – herkes – bir zamanlar sahip olduklarımızı kaybettik: Evlerimizi, sokaklarımızı, anılarımızı, sevdiklerimizi. Yine de buradayız; yorgun, yaslı, aç. Kederden daha büyük bir şeyle sürüklenen fakat halkımıza karşı derin, sessiz bir sevgiyle. Bunca vahşetin ve yıkımın ardından geride kalan kalplerini işlerine döküyorlar.
Bazen şartlar bizi bir kliniği tahliye etmeye zorladığında üzerimize ağır bir suçluluk çöküyor. Çünkü insanların hayata tutunabilmesinin buna ne kadar bağlı olduğunun farkındayız. Ama bu suçluluk bir zayıflık değil; sevgimizin ölçüsüdür. Bu kalp kırıklığı, bizi ayakta tutan ateştir.
Yüreğimi ısıtan, birbirimize nasıl sarıldığımız. Kaosun ortasında birbirimizle olan dayanışmamız, birlikte mücadelemiz. İçimizden birini kaybettiğimizde birlikte tuttuğumuz yas. Tükenmişliğimizi, acımızı, çaresizliğimizi nasıl paylaştığımız ve bir şekilde hala birlikte büyütebildiğimiz umut. “Bu bitecek,” diyoruz. “Tanrı alınanı geri verecek.” En umutsuz olanlarımızı hatırlıyoruz: “Bir gün geriye dönüp bakacağız ve bunu da yaşadık ve hayatta kaldık” diyeceğiz. Birbirimizi taşıdık.
Meslektaşlarıma bakıyorum, kederle sarılmış o büyük cesareti görüyorum. Düşer gibi olduğumuzu birbirimizi kaldırıyoruz, birbirimize hatırlatıyoruz: Bu bitecek, adalet gelecek, halkımız yaşamın, dünyanın güzelliğini hak ediyor. Peki nasıl devam ediyoruz? Belki de doğru soru şu: Nasıl devam edemezdik?
Durmak, karanlığın kazanmasına izin vermektir. Yorulduk ama kırılmadık. Henüz değil. Çünkü Gazze sadece acının ve enkazın yeri değil; aynı zamanda zulme karşı amansızca verilen bir direnişin toprağı; insanlığın, en derin korkuların içinde bile parlamaya ısrar ettiği bir yer. Hâlâ buradayız. Ve birlikte iyileşeceğiz.
Şair İlya Ebu Madi’nin yazdığı gibi:
“Umutla yaşayanlara, ya da hayal kurmaya devam ederek ölenlere ihanet etmek, umutsuzluğa teslim olmak demektir.”
Nour Z. Jarada
Dünya Doktorları (Médecins du Monde)
Ruh Sağlığı ve Psikolojik Sağlık Birim Yöneticisi, Gazze/Filistin
Not: Bu günlükler, ilk olarak Fransız Libération gazetesinde yayımlanmaktadır.
BASIN İLETİŞİM
- Onurhan Pehlivanoğlu Kıdemli İletişim Sorumlusu, Dünya Doktorları/Médecins du Monde Türkiye [email protected] // +90 533 379 18 24